Yedinci Gün

No Gravatar

Bir Ağustos 2013 akşamında aldım bu kitabı;  “YEDİNCİ GÜN”.

Bir başka Ağustos günüydü üzerine not aldım bu satırları…

 

7.gun_kapak Hiç bir şeyin tesadüf olmadığını düşündüğümüzde, elimize aldığımız kitabın sayfaları arasındaki gizemli  dünyanın bizim  için çekiciliği daha da artıyor. Hele onca kitap arasından eliniz uzanmış ve özellikle o kitabı  tutup almışsa bunda sanki “insan üstü bir çekim” arıyorsunuz. Sizi bilmem ama ben işte bu şekilde kitap  tarafından çekilmek istedim her zaman. Çoğu kez bir kitap almak için kitapçıya veya şu bildiğimiz kitaplar,  dergiler, CD ler, oyunlar ve benzerleri gibi çeşit çeşit ürün satan bir mağazaya, dükkana girdiğimde eli boş  dönmüşümdür.  Ama o Ağustos akşamı öyle olmadı. Daha kitaplara ilk baktığımda onca kitabın arasından  sanki bir tanesinin benim ona baktığım gibi bana baktığını hissettim. Kitap almak gibi bir niyetle de bakmıyordum. Zaten okumakta olduğum bir başka kitabım vardı zaten. Ama buna rağmen büyük bir heyecanla kitaba uzanıp  baktığımda bunun, bir zamanlar okuduğum ve çok beğendiğim, etkilendiğim o yazarın kitabı olduğunu gördüğümde heyecanım daha da arttı ve artık iyice emin oldum “kitabın beni çağırdığına”.  Eve gider gitmez üzerine o günün tarihini attım. Ertesi gün ise kitabın adından mıdır nedir, bir şekilde aldığım bir ilhamla mı desem şimdi tam olarak ne diyeceğimi kestiremediğim bir şekilde, henüz kitabın kapağını açıp okumaya başlamak nasip olmadan, şu satırları not ettim o müthiş(!) el yazımla…

“Zaman bekler seni kollarına almak için

yavaşça örülen gerçeğin”

11.Ağustos.2013 İsmail KAYA

Henüz kitabı okumaya başlamadan yazdığım bu satırlarla ne derece örtüşecek kitap göreceğiz. Ama artık okumaya başladığım ve şu an okumakta olduğum, okumayı tamamlayamadığım -çok yavaş okurum- kitabın sayfaları arasında dolaşırken gördüm ki kitabı okurken farklı semalara yelken açmamak mümkün değildi. Belki de bu hayalci kurgusunu sezmiş olmamdan çekilmiştim bu kitaba. Belki daha önce okuduğum “Puslu Kıtalar Atlası” nın üzerimde bıraktığı puslu  etkisindendi. Ama her neden olursa olsun, ellerimin arasında okumaya değer bir şeyler tutmak, bir önce okuduğum Dan Brown’un CEhennem’i gibi uzun zamandır heyecan veren bir kitap tutmak beni beklentiler içerisine sokmuştu. Bu beklentilerle okunmaya başlanmış bir kitap beklentilerin ötesine geçmeden tatmin etmezdi okuyucusunu. Beklentinin ötesine geçemediğinde de tıpkı çokça methedilen bir filme gittiğinizde “Bu muymuş yani? Hiç beklediğim gibi çıkmadı” diyeceğiniz bir sonuç verirdi.

Şimdi yavaşça, sayfaların arasındaki değişen zamana ve onun ördüğü gerçeklere, masalsı anlatımıyla tanık oluyorken, kitaptan beklentilerimi bir kenrara bıraktığımı ve sadece olması gerektiği gibi, akıp giden bir sözcükler serüveninde kendimi bulduğumu farkettim. Yazarın sıkça Osmanlıca kelimeler kullanmış olması size çokça “bu ne demek” dedirtse de akışından az çok anlayabiliyor sunuz hikayeyi ve kitabın sürükleyiciliği belki de bu ağır kelimelerin akıcı hamurunda mayalanıyor ve vücut buluyor.  Örneğin bir zamanlar Osmanlı’da Dersaadet olarak bilinen İstanbul’un kelime manasıyla “Mutluluk kapısı” olarak anıldığını öğrendiğinizde içinde yaşadığınız şehrin kutsallığı önünde eğilesiniz bile geliyor ve işte o zaman kelimeler arasında bir serüvende olduğunuzu keşfediyorsunuz.  Yaşamakta olduğunuz şehire “Mutluluk kapısı” dendiğini bir düşünün. Şimdi siz tanımlayın kendinizce bu hissi… işte, böylesine masalsı bir diyarda adeta perili bir köşkün sakinleri ile tanışıp ardından kat kat Arş’a tırmanmak gibi bu kitabı okumak desem herhalde abartı olmaz söyleyeceklerim. Henüz kitabı okumayı tamamlayamadım. Ama sanırım ikinci kez okuyacağım bittikten sonra, kaçırdığım, keşfedemediğim veya yanlış anlamış olabileceğim yerleri tekrar düşünmek için.

İhsan Oktay Anar‘ın Yedinci Gün’ünü tavsiye ederim…

Bu kitap hakkında yazılmış devam niteliği taşıyan bir sonraki yazıya buradan erişebilirsiniz.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.